1. Haberler
  2. Ekonomi
  3. Mülksüzleşme ve Yeni-Feodalizm Tehlikesi

Mülksüzleşme ve Yeni-Feodalizm Tehlikesi

featured
0
Paylaş

Büyük Mülksüzleşme: Soğuk Savaş Sonrası Refah Devletinin Çöküşü, Abonelik Ekonomisi ve Yeni-Feodalizmin Yükselişi Üzerine Bir Araştırma” başlıklı çalışma, küresel ekonomideki yapısal dönüşümü detaylandırıyor. Araştırma, servetin belirli bir zümrede yoğunlaşırken, sıradan bireylerin mülkiyet anlayışının dijital lisans sözleşmelerine ve kira sistemine dönüştüğünü ortaya koyuyor.

REFAH DEVLETİ KAPİTALİZMİN DEĞİL SOĞUK SAVAŞ’IN ÜRÜNÜ

Çalışmada sunulan tarihsel verilere göre, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ile Sovyetler Birliği arasında gelişen Soğuk Savaş dönemindeki güçlü orta sınıf ve sosyal devlet uygulamaları, kapitalist sistemin doğal bir evrimi olarak değil, Soğuk Savaş’ın politik gereksinimlerinin bir sonucu olarak belirlendi.

Savaşlar arası dönemdeki krizlerin işçi sınıfı üzerindeki yıkıcı etkisi ve sosyalizmin artan çekiciliği karşısında, refah devleti politikaları mülk sahibi sınıflar tarafından ödenen bir “stratejik prim” olarak devreye girdi. 1940’ların sonlarından 1970’lerin başına kadar süren dönemde kamu konutları, evrensel sağlık ve eğitim hizmetleri sisteme dahil edildi.

ABD’de Dwight D. Eisenhower ve Richard Nixon gibi Cumhuriyetçi başkanlar, “garanti edilmiş asgari gelir” gibi Keynesyen müdahaleleri devlet politikası olarak gündeme almak zorunda kaldılar. Ancak 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte bu zorunluluk ortadan kalktı.

NEOLİBERAL POLİTİKALAR VE GELİR UÇURUMU

1980’lerde başlayan neoliberal politikalar, devletin ekonomik hayattan çekilmesi ve kamu varlıklarının özelleştirilmesi sürecini hızlandırdı. Dünya Eşitsizlik Raporu’na (2018) göre, 1980’den bu yana küresel gelirin en yoksul yüzde 50‘lik kesimi büyümeden sınırlı bir pay alırken, “küresel orta sınıf” olarak adlandırılan grup da gelir kaybı yaşamıştır.

EV ALMAK İÇİN 4 KAT FAZLA ÇALIŞMA ZORUNLULUĞU

Araştırmanın dikkat çekici bölümlerinden biri, barınma hakkının finansal bir yatırım aracına dönüşmesini işaret eden verilerdir. ABD’de 1985’te medyan konut fiyatı, medyan yıllık gelirin 3,5 katı seviyesindeyken, 2025 projeksiyonlarına göre bu oranın 5 kata yükseleceği belirtiliyor.

Daha çarpıcı bir veri ise, çalışma saatleri üzerinden yapılmış bir analizle ortaya çıkıyor. Buna göre, 1970 yılında asgari ücretle çalışan bir bireyin medyan bir evi satın alabilmesi için yaklaşık 14.937 saat çalışması yeterliyken, 2024 yılı itibarıyla bu süre 57.931 saate çıkıyor. Bu durum, yaklaşık 4 kat fazla çalışma gerekliliğini gösteriyor.

Çalışma saatleri üzerinden yapılan değerlendirmeler, barınma maliyetleri ile gelir düzeyi arasındaki açılan makası gözler önüne seriyor. Bireysel alıcıların konut piyasasından dışlanmasında, fiyat artışlarının yanı sıra kurumsal yatırımcıların etkisi de önemli bir faktör oldu.

Özellikle Blackstone gibi küresel finans kuruluşlarının 2008 krizinden sonra on binlerce tek ailelik konutu portföylerine eklediği belirtiliyor. Kent bilimci Joel Kotkin, bu durumu “yeni-feodalizme giden yol” olarak tanımlıyor.

Türkiye’de de benzer şekilde, hiper-finansallaşma ve enflasyonist baskılar nedeniyle büyükşehirlerde ortalama kira bedelleri, düzenli gelire sahip beyaz yakalıları dahi barınma güvenliği açısından zor durumda bırakıyor.

ARTIK HİÇBİR ŞEYE SAHİP DEĞİLSİNİZ

Mülksüzleşme süreci, fiziksel varlıklarla sınırlı kalmayıp, “abonelik ekonomisi” aracılığıyla dijital alana da yayılmaktadır. Hukuk ve teknoloji araştırmacıları Aaron Perzanowski ve Jason Schultz’a göre, dijital çağda satın alındığı düşünülen ürünlerin büyük bir kısmı aslında geçici lisanslardan oluşuyor.

Yazılımlardan otomobillerdeki donanım özelliklerine kadar birçok hizmetin aylık abonelik sistemine bağlanması, bireylerin tasarruf kapasitesini azaltıyor ve sürekli bir ödeme yükümlülüğü doğuruyor.

Orta sınıf mülkiyet hakkını kaybederken, ultra zenginler fiziksel dünyada geniş çaplı mülk edinimleri gerçekleştiriyor. Hawaii adalarındaki mülkiyet değişimi, bu eğilime örnek teşkil ediyor.

Meta Platforms CEO’su Mark Zuckerberg‘in Hawaii Kauai Adası’nda yaklaşık 2.300 dönüm arazi satın alarak yer altı sığınağı inşa etmesi, Oracle Corporation Yönetim Kurulu Başkanı ve Teknoloji Direktörü Larry Ellison‘ın Lanai Adası’nın yüzde 98’ini satın alarak yerel altyapı üzerinde kontrol sağlaması, bu sürecin parçaları arasında gösterilmektedir. Bu durum, egemenliğin devletten özel şirketlere kaydığı “egemenliğin özelleştirilmesi” sürecinin göstergeleri olarak değerlendiriliyor.

PİKETTY’NİN DENKLEMİ

Sürecin teorik çerçevesi, iktisatçı Thomas Piketty‘nin “21. Yüzyılda Kapital” adlı eserinde yer alan (r > g) formülü ile açıklanmaktadır. Sermayenin getiri oranının (r), ekonomik büyüme oranından (g) yüksek olması, servetin üst gelir gruplarında yoğunlaşmasını kaçınılmaz kılmaktadır.

Emek gelirlerinin konut ve yaşam maliyetleri karşısında eridiği bu denklem, mülksüzleşmenin tesadüfi bir kriz değil, sistemin doğasına içkin bir sonuç olduğunu göstermektedir.

Araştırma, mülkiyetin dar bir elit grubun elinde toplanmasının, liberal demokrasinin temelini oluşturan “bağımsız yurttaş” kavramını zayıflattığını ve toplumu sosyal açıdan yeni-feodal bir yapıya sürüklediğini vurgulamaktadır.

Kaynak: Cumhuriyet

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter