Sinema sanatını her şeyin önünde tutan yönetmenlerin ve sanatçıların, eserlerinde belirli bir düzeyde benmerkezci tavır sergilemeleri oldukça doğaldır. Hatta bu durum, yaratıcı sürecin temel haklarından biri olarak kabul edilebilir. Ancak sinemaseverlerin de en doğal haklarından biri, bu sanatçıların bazen kendi iç dünyalarından kafalarını kaldırıp etraflarındaki dünyaya daha geniş bir perspektifle bakmalarıdır.
Pedro Almodovar ve “Autofiction” ile Yeniden Cannes’da
Dünya sinemasının dahi ismi olarak nitelendirilen Pedro Almodovar (1950), 1999 yılında mizansen ödülü aldığı ilk katılımından bu yana tam yedinci kez “Altın Palmiye” için yarışıyor. Ne var ki usta yönetmen, 23. uzun metrajlı yapımı olan “Autofiction” (Otobiyografik Kurgu) ile bu ödülü yine kaçıracak gibi görünüyor.
Film; zarif senaryosu, güçlü oyuncu kadrosu ve yönetmenin kendisiyle dalga geçebilen ironik yaklaşımıyla hem derinlikli hem de hafif olmayı başaran nitelikli bir eser. Ancak hikaye, ele aldığı konuya yeni bir soluk getirmekte zorlanıyor. Filmde, Almodovar’ın bir anlamda alter egosu olan dünyaca ünlü yaşlı bir usta ile henüz yolun başında olan genç bir kadın yönetmenin paralel hikayeleri işleniyor. Biri kendini ispat etme, diğeri ise kendini aşma sancıları çekerken, her ikisi de çevrelerindeki insanların hayatlarından esinlenerek karakterler yaratıyor.
Kim, Nerede, Ne Zaman Yarışıyor?
Festivalde öne çıkan yönetmenlerin ve eserlerinin kısa bir karşılaştırması şu şekildedir:
| Yönetmen | Film Adı | Öne Çıkan Tema | Önemli Detay |
|---|---|---|---|
| Pedro Almodovar (1950) | Autofiction | Otobiyografik kurgu ve yaratıcılık krizi | Yönetmenin 23. filmi ve 7. adaylığı |
| Rodrigo Sorogoyen (1981) | El ser querido | Baba-kız ilişkisi ve geçmişle yüzleşme | Javier Bardem başrolde |
| Andreï Zviaguintsev (1964) | İsimsiz (Rusya Kesiti) | Savaşın gölgesinde yozlaşma ve sınıfsal çürüme | Rusya yerine Riga’da çekildi |
Bardem ve Sorogoyen İş Birliği: El ser querido
İspanya’nın festivaldeki bir diğer güçlü adayı ise Rodrigo Sorogoyen (1981) imzalı “El ser querido” (Sevgili Can) oldu. Başrolde izlediğimiz Javier Bardem, uzun yıllardır ülkesinden uzakta yaşayan usta bir yönetmeni canlandırıyor. Karakter, İspanya’ya dönerek çekeceği yeni filmde başrolü, ilk evliliğinden olan ve yıllardır görüşmediği oyuncu kızına vermeyi planlıyor.
Yapımın özellikle ilk 15 dakikasını kapsayan ve karşılıklı yakın planlardan oluşan açılış sekansı, sinematografik açıdan ders niteliğinde. Javier Bardem, sergilediği incelikli performansla erkek oyuncu dalında “Altın Palmiye”nin en iddialı adayları arasında yerini alıyor.
Savaşın Gölgesinde Rusya Panoraması
Bugün Fransa’da yaşayan ve ülkesinde “sakıncalı” görülen Andreï Zviaguintsev (1964), Cannes ana seçkisine ikinci kez katılıyor. Rusya’nın taşra kentindeki varlıklı iş insanlarının yaşamını konu alan yönetmen, filmini Letonya’nın başkenti Riga’da çekmek zorunda kalmış. Zviaguintsev, Riga’yı herhangi bir Rus şehri gibi gösterebilmek için büyük bir titizlikle çalışmış.
Film, Ukrayna savaşının etkileri altındaki toplumsal tabakaları mercek altına alıyor. Savaş süreci, iş dünyasındaki dengeleri sarsarken adaletsizliği de derinleştiriyor. Şirketlerden, cirolarına göre çalışanlarını cepheye göndermeleri istenirken, kentin belediye başkanı patronlara şu teklifi götürüyor: “Siz uygun gördüğünüz, kolayca yerini doldurabileceğiniz kişilerin listesini hazırlayıp bana verin ki rastgele almasınlar.”
Bu ortamda patronlar, kendileri için tehlikeli gördükleri tanıkları ya da eşlerinin sevgililerini cephe listesine ekleyerek onlardan kurtuluyor. Andreï Zviaguintsev; yolsuzluk, sömürü ve çürümenin hüküm sürdüğü bu atmosferi keskin ve soğuk bir dille ekrana taşıyarak gerçekçi bir tablo sunuyor.
